Tanrıların işgal ettiği topraklar

, 2 yorum

teotihuacan3

DÜNÜN MEKSİKASI

En yaygın inanışa göre Meksika, Ay’ın göbeği demek. Neden gökyüzüyle bu kadar ilgilenmişler bilmiyoruz. Atlas Okyanusu’nun doğusunda kalan medeniyetler, oraya el sürene kadar kendi hallerinde yaşayıp gitmişler. Hindistan’ı ararken yanlışlıkla keşfedilen bu yeni dünyanın insanları hâlâ bir şekilde bizlerden farklı. Biyolojik Adem ve Havva, Afrika’da ortaya çıkıp dünyaya dağılırken, Asya’ya giden bir grubun Sibirya’ya kadar çıkıp oradan Beringia Boğazı’ndan (o zaman kara parçası) Alaska’ya geçip, Amerika kıtalarına indiği düşünülüyor. Asyalılarla genetik benzerlikleri de böylece açıklanıyor. Asyalılar gibi yerli Amerikan halklarının da yüzlerinde pek kıl tüy bulunmuyor.

Yeni dünyanın doğayla bütünleşik insanlarına bakıp, şaman olduğunu söylemek kolaycılık ama öyle yapıp zaman kazanalım. Onların dinlerine ve din adamlarına verdikleri bir isim yok çünkü. Amerikan yerlilerinin çoğu tanrının veya tanrının elçilerinin sakallı olduğuna inanıyordu. Mayaların en önemli tanrılarından Kukulkan, tüylü bir yılanla sembolize edilir ki bu tanrının Yucatan Yarımadası’na denizden geldiği, 10 yıl insanlarla birlikte yaşadıktan sonra Güneş’e uçup gittiğine inanılıyor. Sakallı bir rüzgar tanrısına yakışan da budur elbette. Tanrı sanılan sakallı İspanyollar, Meksika kıyılarında altınlarla, hediyelerle karşılandı. Veracruz’a 1519’da yanaşan Herman Cortes’in gemisini ve içindeki sakallı tanrıları görüp Aztek imparatoru Cuauhtemoc’a haber verenler balıkçı ulaklardan başkası değildi. İmparator her gün taze taze yesin diye Veracruz’dan 360 kilometre uzaktaki başkent Tenochtitlan’a balık taşınıyordu. Texcoco gölünün içinde bir adada kurulu olan Aztek başkenti bugünkü Meksiko şehrine yakındır.

Altın’, Avrupalıların peşine düştüğü Hint kumaşı ve baharatlarından daha değerliydi tabii ki. Hediyelerle karşılanan tanrılar, toprakları işgal etmekle kalmadı getirdikleri çeşitli hastalıklarla yerli Meksikalıların kırılmasına da neden oldu.

İspanyolların işgal taktiği oldukça basitti. Misafir tanrılar olarak Azteklerce ağırlanırken, Azteklerin ağır vergilerle bunalttığı diğer uygarlıkları onlara karşı kışkırttı. Parçala, yönet, sömür… 300 yıl süren İspanyol işgalinden kurtuluşu tetikleyen ise Napolyon oluyor. 19’uncu yüzyılın başında tüm Avrupa’yı işgal eden Napolyon’dan İspanya da nasibini almıştı. Fransızlara karşı ayaklanan Meksikalılar, bir süre sonra “Neden daha büyük düşünmüyoruz” diyerek İspanyollara karşı da savaştı. Tam bağımsızlık için 11 yıl savaşmaları gerekti. Ve ilginç olan bağımsızlığı kazandıkları 27 Eylül 1821’i değil, mücadelenin başladığı 16 Eylül 1810 tarihini kutluyorlar. Çünkü bağımsızlık mücadelesini yürüten Agustin de Iturbide, zaferin ardından güç zehirlenmesi yaşadı ve büyük acılara neden oldu. Bir ulus bağımsızlığını bütün gece tekila içerek kutluyor.

Bağımsızlığın üzerinden 15 yıl geçmişti ki ABD, Meksika topraklarının yarısından fazlasını işgal etti. Bugün adı hâlâ İspanyolca olan ABD eyaletleri bir zamanlar Meksika idi. O topraklar, bağımsızlıklar hiç de kolay kazanılmıyor.

İspanyol işgali öncesinde Olmekler, Aztekler, Toltekler, Mayalar ve adı bilinmeyen pek çok uygarlık bu topraklarda yaşadı. Meksika’ya dağlar için, orman için, şamanik yolculuklar için, tüplü dalış yapmak için, piramitlere tırmanmak için, kumsallara uzanmak için gidebilirsiniz. Herkesin Meksikası kendine. Ben size benimkini anlatacağım. Sadece Holbox’ta iki gece konakladığı, sonraki hiçbir durakta bir geceden fazla kalmadığım, bavulumu açmaya fırsat dahi bulamadığım, soluksuz bir 10 gün geçirdiğim kendi Meksikamı… Yetmedi. Yine gitmeli, daha fazlasını görmeli.

 

BENİM MEKSİKAM

 

HOLBOX:

img_2655

İstanbul’dan Paris’e, oradan Meksiko’ya, oradan Cancun’a peş peşe üç uçuşun ardından; 154 kilometre karayolu (neredeyse 4 saat) yaparak Chiquila’ya varıp, Holbox adasına feribotla geçtiğimde 36 saattir kesintisiz yoldaydım. Meksika Körfezi ile Karayip denizine kıyıları bulunan Yucatan Yarımadası’na komşu küçük bir ada… Körfezde kalıyor ve göremesem de karşısı Küba… Bir balıkçı adası… Denize ayakkabı bağcığını salsan birkaç balık tutarsın. Yüzerken bir kaplumbağaya denk gelmek, rengarenk balıklarla yüzmek, köpek balığı dalışına gitmek, balinaları izlemek, pelikan ve leylek başta onlarca tür kuşu seyretmek için biçilmiş kaftan. Doğallığını koruyan, kimsenin uluslararası kahve zincirlerinin açılmasına sıcak bakmadığı bu adaya iki günde doymak imkansız.

TULUM:

img_3021

Chiquila’dan kiraladığımız araçla Karayip kıyısındaki Tulum’un yolunu tutuyoruz. Yaklaşık 300 kilometre yol 5 saate yakın bir sürede alınıyor. Tulum, Mayaların deniz kıyısına kurdukları tek şehir… Adı Mayaca kale demek zaten. İspanyollar getirdikleri hastalıklarla ölüm saçarken, şehir çoktan boşalmıştı. Mayaların, İspanyol işgali başlamadan sırra kadem bastığına inanılıyor. Kimilerine göre yer altına çekildiler, kimilerine göre başka yerlere göç ettiler, kimilerine göre ise geldikleri dünya dışı yere (başka bir gezegen, evren veya boyut) döndüler.

Herkes Mayaları, 2012 yılında biten ve dünyada kıyamet beklentisi yaratan takvimiyle biliyor ama daha fazlası da var. Muazzam şehirler kurmuş, şehircilikte bugünün anlayışlarını bile imrendiren disiplinler geliştirmişler, astronomi ve matematikte çok ilerlemişlerdi. Meksika’da kaç piramit olduğu bilinmiyor. Bazıları toprak ve bitki örtüsüyle kaplı ve çıkarmaya üşeniyorlar desem yeridir. Sadece Yucatan’da 18 Maya şehri bulunuyor ve 250 civarında piramit olduğu sanılıyor. Meksika’nın toplamındaki rakamı hesaplamak ise daha da zor.

Tulum’daki şehir de diğerleri gibi pek çok tapınağa, simgesel yapılara, spor alanlarına ve agorayı andıran toplanma yerlerine sahip. Tulum harabelerinin alamet-i farikası denize uzanan yamuk palmiye ağacı. Rüzgar tanrısı Kukulkan’ın geldiği kıyı burası ve bu denizde yüzmenin çok özel anlamları var. Sadece harabelerin içinden inilen küçük kumsalın ayrı bir enerjisi var. Tulum’un Karayip kumsalları, çoktan Cancun’un rakibi ilan edilmiş bile.

‘Cenote’ sadece Yucatan’da bulunan ve mutlaka tecrübe edilmesi gereken bir şey. Yer altı sularının kimi zaman kapalı mağaralarda kimi zaman da kısmen üstü açık alanlarda oluşturduğu doğal göller diyebiliriz onlar için. Ik Kil en meşhur ve üstü açık olanlardan.

ikkilcenoteyucatanmexico_thumb

Tulum’dan Coba’daki harabeleri görmeye de gittim. İzin verilen tüm piramitlere tırmanmaya karar vermiştim çünkü. Çıkması kolay ama çok dik oldukları için insanların çoğu oturarak inebiliyor.

Bu piramitlerin neden yapıldığını hâlâ bilmiyoruz. Bazılarının yıldız kapıları olduğuna inanılıyor. Bazıları ise gökten gelen ziyaretçileri onurlandırmak ve tekrar gelmelerini sağlamak için yapıldığını söylüyor. Bir davet yani…

CHICHEN ITZA:

chichenitza

Yine arabaya atlayıp 277 kilometre yol yaparak Yucatan’ın tam ortasında yer alan Mayaların dini merkezlerinden Chichen Itza’ya geliyoruz. Yol üzerinde durduğumuz bir köyde hiç niyetim yokken ‘dream catcher’ yani düş kapanı alıyorum. Bazı rüyalar yüzünden, bu seyahate çıkmadan önce uçağım Atlas Okyanusu’na düşecek diye korkuya kapılmıştım. Köylü kadından duyduğum “Sadece güzel rüyalar gör” sözü neredeyse tılsımlıydı. İtaat edip hemen aldım. İkinciyi çıkarıp “Güzel rüyalar görmesini istediğin başka kimse yok mu” dediğinde ise herkesin iyi rüyalar görmesini temenni ettim. “Herkese yetişemezsin” dediğinde iyice büyülenmiştim ve birkaç tane daha düş kapanı aldım. Kızıldereli inanışında örümcek kadın Asabikeshiinh, Ojibwe’nin çocuklarını kabuslardan ve kötü ruhlardan koruyordu. Sayıları çok artınca yetişememeye başladı ve anneler düş kapanlarını örmeye başladı. Bu Kuzey Amerika geleneği, Orta ve Güney Amerika’ya inmekle kalmadı tüm dünyaya yayıldı aslında.

Chichen Itza, 2007 yılında seçilen dünyanın yeni yedi harikasından biri… Kale adıyla anılan Kukulkan Piramidi de burada yer alıyor. Piramidin her bir cephesinde 91 basamak bulunuyor. En tepedeki tek bir basamakla birlikte 365 ediyor ki bu bir dünya yılı demek. İlkbahar ve sonbahar ekinokslarında basamakların dibindeki yılan heykellerinden uzanan gölgeler ‘s’ler çizerek ilerliyor. Yılan gölgelerinin uzandığı piramidin tepesinde de Kukulkan’ı simgeleyen tüylü yılan oyması bulunuyor. Bu Maya şehrindeki diğer önemli yapı ise Akab Dzip (Mayaca esrarlı yazıların evi demek) ve spiral taş merdivene sahip gözlemevi. Büyük Masa Tapınağı, Venüs Platformu, Kartal Platformu, Jaguar Platformu, Başrahip Tapınağı, saray ve top oyun sahası da hayranlık uyandırıyor.

MERIDA:

Chichen Itza’dan, Merida’ya 177 kilometre yolu yine uzun bir sürede alıp akşam yemeğine yetişiyorum. Yucatan eyaletinin başkentinde tavsiye üzerine çikolata soslu karides yiyorum. Merida civarındaki ormanlarda şamanik çalışmalara katılanlar var ama benim öyle bir zamanım yok. Onun için ayrıca gelmek ve vakit ayırmak gerekiyor. Yeniden 70 kilometre yol yapıp Santa Rosa’da ormanın içinde, ilginç mimari ve enerjisiyle şaşırtan Hacienda oteline geliyorum. Bu lüks otelin dekorasyonu birkaç yüzyıl öncesine ışınlıyor insanı. Biraz hüzünlü biraz gizemli bir atmosferi var. Sabahki kahvaltı da yine aynı nostaljik havada geçiyor ama hem karasinekler hem de sivrisinekler rahat vermiyor bir türlü.

UXMAL:

uxmal

Kahvaltının ardından 90 kilometre yol yaparak dünya miras listesinde yer alan Uxmal’e (uşmal diye okunuyor) varıyorum. Uxmal, Maya dillerinden Yukatecoca ‘üç kez’ anlamına geliyor. Puc bölgesinin başkenti olan ve İsa’dan önce 500 yılında kurulan Uxmal’in sakinleri 1200’lerde ortadan kaybolmuş. Kahin Tapınağı ki bazıları Sihirbaz demeyi tercih ediyor burada yer alıyor. Evren ve tanrıyı en fazla vurgulayan tapınağın bu olduğuna inanılıyor. O da bir piramit aslında. Şimşek ve yağmur tanrısı Chac’a adanan Kaplumbağalar Evi, kuşlar dörtgeni, büyük piramit, yönetim sarayı, manastır, Maya şehirlerinin olmazsa olmazı top ve spor alanları tüm haşmetiyle karşınızdayken, etraftaki iguanaları da yavaşça sokulup izleyebilirsiniz.

PALENQUE:

palenque

Meksika’nın en yoksul eyaleti Chiapas’ta yer alan antik kent Palenque’nin yolunu tutuyoruz ama 527 kilometre bitmek bilmiyor. Meksika’da mesafeye bakıp ne kadar sürede varacağınızı hesaplayamazsınız. Matematikle işin içinden çıkılmıyor. UNESCO Dünya Kültür Mirası listesinde bulunan bu şehrin sadece yüzde 10’u gün yüzüne çıkarılabilmiş. 200 yılında kurulan şehirdeki hanedanlık, 900 yılına kadar bugün Chiapas ve Tabasco eyaletleri olarak anılan toprakları kontrol etti. Yüksek mimari beceriler ve muazzam heykel ve oyma işçiliğinin görüldüğü şehirde dev bir saray, kral için bir anıt mezar, evrendeki 9 boyutu onurlandırmak için yapılmış bir piramit, yapraklı haç tapınağı, kafatası tapınağı gibi pek çok bina var. O kadar çok tapınak ve piramit var ki arkeologlar Piramit I, Piramit II, Piramit III, Tapınak I, Tapınak II gibi isimler koyarak işin içinden çıkmaya çalışmışlar.

Evrenin 9 boyutuna adanan piramit bana ilginç geliyor çünkü fizikçilerin üzerinde çalıştığı sicim teorisi de evreni 9 boyutlu kabul ediyor. Bu bölgede bulunmuş bir Kukulkan heykelinin pilotu andırdığı söyleniyor. Güneşe uçup giden rüzgar tanrısı…

AGUA AZUL:

Bu kez 60 kilometrelik bir yolculuğun ardından adı İspanyolca mavi şelale demek olan Agua Azul’a varıyoruz. Cam mavisi su nedeniyle bu ismi almış ama bizim ziyaretimizden hemen önce yağmur yağdığından su çamur renginde… Zaten yağmura yakalandığımız için bir orman köyünde, berbat bir restoranda harika yemekler yedik. Yollarda, köylerde bulduğumuz restoranların çoğunun mönüleri geniş ama o gün içinden sadece bir yemeği pişirmiş oluyorlar.

Agua Azul’da sanki şelaleler sarmaşık olmuş ve birbirine dolanmış gibi… İç içe geçmiş şelaleler gürül gürül akarken yanınızda konuşanı duyamazsınız. Şelalenin altında yıkanabileceğiniz bir alan da var. Ben kendime bir meteor taşı hediye ederek ayrılıyorum o muhteşem yerden.

aguaazul

SAN CRISTOBAL:

Yaklaşık 200 kilometre yol kat ederek Chiapas eyaletinin kültür merkezi kabul edilen San Cristobal de la Casas’a varıyoruz. Etrafı tepelerle çevrili bir vadide kurulan bu şirin şehirde de fazla kalamıyorum. Rengarenk, tek katlı, sevimli yapılar şehrin karakteri. Akşam yemeği, gece uyuma ve sabah bol kahveli bir kahvaltı dışında hiçbir şey yapamıyorum orada. Çünkü yetişmem gereken başka bir yer var.

CANON DEL SUMIDERO:

canon2

Ve 80 kilometrelik sürüşün ardından İspanyolca yere batan kanyonu anlamına gelen Canon Del Sumidero’ya varıyorum. Meksika’nın en büyük kanyonu ve üç saat süren bir kayık gezisinde kelimenin tam anlamıyla büyüleniyorum. Bir kilometrelik uçurumlar yükseliyor yanımızdan. Kanyona akan, akmaya çekinen şelaleler kaç tane sayamadım. Suya yakın alanlarda pelikanlar, leylekler, martılar uçarken, yükseklerde kara şahinler süzülüyor. Maymunlarda sıkıntı yok da timsahlara bakmak için uzun süre durunca kayığa doğru gelmeye başlıyorlar. Üzerimdeki can yeleğini çıkarmak istediğimde de timsah uyarısı yapmışlardı. Suya düşsem can yeleğinin nasıl bir faydası olacak acaba?

Kanyondaki hidroelektrik santralini görünce bütün o güzelliğin sonuna geldiğimi anlıyorum. Birkaç kayıkta yiyecek içecek satılıyor. Biraya acı sos döküp içiyorlar, acı cipse bir daha acı sos ilave ediyorlar. Bu millet acıya doymuyor arkadaş! Onlar kadar acı yiyebildiğim için tüm kayık yolcuları beni sevdi. Bir çeşit turp olan jicama da bol acıya bulanmış olarak satılıyordu. Yabancıyım diye satıcı bana torpil yaptı ama tek başıma bitirebilmeme imkan yoktu. Ben de kayıktakilere ikram ettim. Onlar da bana bira aldı ama içemedim sıcakta. Başka bir aile su ısmarladı. Bir anda kayıktakilerle kanka olduk. Yalnız seyahat ettiğinizde kesinlikle daha fazla insanla tanışıyorsunuz.

Tur başlamadan beni öpen kayıkçının karısı geri döndüğümüzde de yanaklarıma öpücük konduruyor. Sonra tüm kayık yolcuları beni öperek veda ediyor. Meksikalılar sabah akşam, sürekli öpüşüyorlar. En öpüşken millet onlar olablir. Sonra kara şahinleri yakından görebileceğim 1 kilometre yükseklikteki uçurumlara çıkıp kanyonu kuşbakışı da gördüm. Haşmeti karşısında dilim tutuldu.

25 kilometrelik kısa mesafeyi kat edip Tuxla’ya varıyoruz. Artık uçağa binip, Meksiko şehrine gideceğiz.

canon1

MEKSİKO ŞEHRİ:

Sadece bir gece geçirip, sabah da koşarak o meşhur antropoloji müzesini ziyaret ediyorum. Antropoloji Müzesi’ne çok rahat iki gün ayırılabilir. Huaxteca halkından kalan devasa penis heykeli pek çok ziyaretçinin yüzünü kızartsa da ben fotoğrafını çekmeyi ihmal etmedim. Ne şehri gezecek ne de Frida Kahlo’nun izini sürecek zamanım var. Çünkü gitmem gereken başka bir yer var. En merak ettiğimi en sona saklamıştım.

TEOTIHUACAN:

teotihuacan2

Ve son destinasyon… İnsanın tanrı olduğu yerdeyim! 50 kilometre yol yapıp Teotihuacan Vadisi’ne varıyorum. Bu devasa şehrin kaç kilometre olduğu bilinmiyor. Kimler inşa etti ve nereye gittiler bilinmiyor. Burası M.Ö. 2500 yılında kurulmuş ve sakinleri M.S. 700’lerde şehri boşaltmış. Sonradan buraya Toltekler ve Aztekler de yerleşmiş. Şehre dair herhangi yazılı bir kaynak yok. Aztekler, kendi dillerinde insanın tanrıya dönüştüğü yer anlamına gelen Teotihuacan ismini koydular. Azteklerden önce yaşamış olan Tolteklerin söz ettiği ‘kayıp başkent’ olduğuna da inanılıyor. Toltekler, Mayalar bilgiyi bu şehri kuranlardan mı aldı? Zaten bu uygarlıkların neyi bilip bilmediğini de bilmiyoruz. Aztek efsanelerinde tanrıların insan bedeni üretmek için bir araya geldiği yerdir burası. Tüylü yılanlarla sembolize edilen insan kılığına giren tanrıların, uygarlığı öğrettiği yer olarak da kabul edenler var ki ilk tüylü yılan figürlerine burada rastlanıyor.

Ay Piramidi ve Güneş Piramidi bu vadide en çok ziyaretçi çeken yapılar. Aztek’lerin sonradan ‘ölüler yolu’ adını verdiği uzun yol epey uzun… Kadim Meksika kültürlerinde ölüm ritüelleri çok özel. Buranın gizemini çözmeye imkan yok. Bazı yapılarda kullanılan kara mikaların nasıl geldiğine dair esrar bile ortada dururken… O maddeyi bulabilecekleri en yakın yer Brezilya’da. Burada bir şeyler olmuş. Ne olmuş; ben bilmiyorum. Buranın, evrenin uzak köşelerinden gelen ziyaretçilerin indiği havalimanı diyebileceğimiz ‘yıldız kapısı’ olduğunu düşünenler de var. İleri bir uygarlık, dışarıdan ziyaretçiler (uzaylılar), farklı boyutlardan geçişler ya da tüm boyutlar aynı yerde ve aynı zaman ve belki de zaman yok… Bilmiyoruz. Bir arkadaşımdan telefonuma mesaj geliyor. “Tanrı zamandır” yazıyor. Etkileniyorum. Belki de zamansızlıktır kim bilir?

Toplamda karayolunda 2000 kilometreyi aşan yolculuğumu tamamlamak üzere havalimanına giderken yolda albino bir sıpa görüp duruyoruz. Gidiyorum diye bana acıklı şarkılar çalan şoförüm, kuzu sesi duyup arabayı durdurduğumda uçağımı kaçıracağımdan korkuyor. Ben yine okyanus geçeceğim için duyduğum gerilimin yarısını Teotihuacan’da kalanını kucağıma kuzu alınca bırakıyorum. Meksika’ya dair merakım daha artmış olarak İstanbul’da dünyevi bir hayat sürmenin zorluğunu yaşıyorum. Özlüyorum.

 

AKLIMDA KALAN

Benim için ilginç bir seyahat oldu. Ebru ile gittiğim bi seyahatte kaç kişiydik bilemedim hiç. Çok yalnız kaldım, aşırı kalabalık oldum, kalabalık yalnızlık çektim, yalnızlıktan çoğaldım, tanımadığım insanlarla ahbaplık yaptım. 300 milyon kişi fotoğraflarını çekmemi istemiş olabilir. 21 yaşındaki bir İngiliz’in seyahat planlarına bile müdahale ettim, “Çocuk o öyle olmaz” dedim ve beni dinledi. Meksikalı gay bir çiftle Palenque’de tanıştık ahbap olduk, dedikodu yaptık. Güzelliği kutsadılar.
Bazen iki kişiydik. Bazen üç… Dörde, beşe çıktığımız da oldu. Bileşenlerinin sürekli değiştiği, bavulu boşaltmaya fırsat dahi bulamadığım, hiçbir yerde bir geceden fazla kalmadığım, saatlerce yol yaptığım, orman köylerinde berbat restoranlarda nefis yemekler yediğim, nemden bunalırken bir anda yağmura yakalandığım, az uyuduğum, çok okuduğum, az sorduğum, çok cevap bulduğum, az düşündüğüm, çok düşündüğüm, tıka basa doyduğum, çok susadığım, uzun bir aradan sonra kendime çok anlamlı bir hediye aldığım, sivrisinek saldırılarından bunaldığım, alerji jeli-sivrisinek savar-güneş kreminden hangisi süreceğimi bilemediğim, yön duyguma fazla güvenip otele dönerken ıssız karanlık bir yerde kaybolduğum, şarkılar söylediğim, şarkılar dinlediğim, iguanaların peşinden koştuğum, çantamı ortada bırakıp denize daldığım (hiçbir zaman hiçbir şeyim çalınmadı çok şükür), bisiklet üzerinde popo çürüttüğüm, pelikanları beslediğim, leylekleri izlediğim, balıkçılarla lafladığım, kaplumbağalarla yüzdüğüm, İspanyollara kızdığım, acı yemeklere doyduğum, çok sustuğum, hiç susmadığım, çok konuştuğum, hiç konuşmadığım, içimdeki küçük kız çocuğuyla buluştuğum, içimdeki oğlan çocuğuyla zıplayan bir keçiye dönüştüğüm (yine bırakamadık veledi), ormanda minnacık evlerde yaşayan mutlu insanları gördüğüm, her şeye sahip ama hiçbir şeyi olmayan insanları anladığım, hiçbir şeyi olmayıp her şeye sahip insanlara hayran olduğum, zamanda yolculuk yaptığım, anda olduğum, binlerce yıl ötesine gittiğim, şimdiye döndüğüm, düşlere daldığım, rüyadan uyandığım, her şeyi kafaya takıp hiçbir şeyi umursamadığım, her şeyi bildiğim, hiçbir şeyi bilmediğim, her şeyi öğrendiğim hepsini unuttuğum bir deneyim oldu.

 

2 Yorum

  1. Necdet Tan
    | Cevapla

    Değerli anılarınızı üşenmeyip, bizlerle paylaştığınız için teşekkürler. İyi ki varsınız.

Yorum Bırakın